Bu ay Öz’ümle Kitap Kulübü’nde Carl Gustav Jung’un Dört Arketip kitabını okuyoruz.
İnsan ruhunun derinliklerini keşfe davet eden bu eser; “Anne Arketipinin Psikolojik Yönleri”, “Yeniden Doğuş Üzerine”, “Masallarda Ruhun Fenomenolojisi Üzerine” ve “Hilebaz Figürünün Psikolojisi Üzerine” başlıklı dört bölümden oluşuyor.
Dört Arketip, Jung’un yaklaşık 400 sayfalık ana eseri olan Die Archetypen und Das Kollektive Unbewusste’den seçilmiş metinlerden derleniyor. Yayınevi, kültürümüz açısından özel bir anlam taşıdığını düşündüğü bölümleri, “Dört Arketip” başlığı altında Mayıs 2003’te yayımlıyor.
Bu kitap, arketipleri yalnızca teorik kavramlar olarak değil; günlük yaşamımızı, insan ilişkilerimizi ve kendimizle kurduğumuz bağı etkileyen, canlı ve dinamik güçler olarak anlamamıza yardımcı oluyor.
Jung’un yaklaşımında sıkça karşılaştığımız pek kavramın izini, kitabın satır aralarında buluyoruz:Arketip, Anima/Animus, Gölge, Öz/Kendilik, Bireyleşme, Anne–Baba Kompleksi, Hilebaz…
Kitabın tamamını okuma sabrını şu an için kendinde bulamayanlara;
M. Bilgin Saydam tarafından kaleme alınmış “Sunuş” bölümünü,
“Yeniden Doğuş Üzerine” kısmındaki “Doğal Dönüşüm” başlığını ve
“Masallarda Ruhun Fenomenolojisi Üzerine” bölümünde yer alan “Sonuç” kısmını
özellikle okumalarını tavsiye ediyorum.
Kitap boyunca Jung’un referans verdiği eserler arasında;
Goethe’den Faust, Nietzsche’den Böyle Buyurdu Zerdüşt, Schopenhauer’dan Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar yer alıyor. Bu yıl kitap kulübümüzde Faust’u okuduk. Diğer eserler de şimdiden okuma listeme girdi.
Şimdi ise, kitabın farklı bölümlerinden beni özellikle etkileyen ve sizin için derlediğim alıntıları paylaşmak istiyorum.
“Anne Arketipinin Psikolojik Yönleri”;
“Arketip, bilimsel bir sorundan ziyade, acil bir ruhsal hijyen meselesidir. Arketiplerin var olduğuna dair her tür kanıttan yoksun olsaydık, tüm akıllı insanlar böyle bir şeyin olmayacağı konusunda bizi ikna etseydiler bile, en yüce ve doğal değerlerimizin bilinçdışına gömülmemesi için arketipleri icat etmemiz gerekirdi.”
“İnsan kavrasın ya da kavramasın, arketiplerin dünyasının bilincinde olmak zorundadır zira o dünya doğanın bir parçasıdır ve ona kökleriyle bağlıdır. İnsan ile yaşamın ilk imgeleri arasındaki bağı kopartan bir dünya görüşü ya da toplum düzeni bir kültür olmakla kalmaz giderek bir hapishaneye ya da bir ahır haline gelir.”
“Anne arketipin özellikleri “annelik” ile ilgilidir: dişinin sihirli otoritesi; aklın çok ötesinde bir bilgelik ve ruhsal yücelik, iyi olan, bakıp büyüten, taşıyan büyüme bereket ve besin sağlayan; sihirli dönüşüm ve yeniden doğuş yeri, yararlı içgüdü ya da itki, gizli saklı karanlık olan, uçurum, ölüler dünyası, yutan, baştan çıkaran ve zehirleyen, korku uyandıran ve kaçınılmaz olan. Anne arketipinin çelişkilerini kitabımda: seven anne ve korkunç anne olarak ifade ettim.”
“Bir kompleksin gerçekten üstesinden gelinebilmesi, o kompleksin sonuna kadar yaşanması ile olur. Kompleksimiz yüzünden uzak durduğumuz şeyin ötesine geçebilmek istiyorsak, onu son damlasına kadar içmemiz gerekiyor.”
“Tanrı armağanı aklı insanın en büyük hazinesini, küçümsemek gibi bir niyetim yok. Ama karanlığın olmadığı bir dünyada ışığın bir hükmü olmadığı gibi tek başına akıl da anlamsızdır. Annenin bilge öğüdünü ve doğanın her varlığa sınırlar koyan acımasız yasasını insan mutlaka dikkate almalı, dünyanın dünyanın zıt güçler dengede tutulduğu için var olabildiğini asla unutmamalıdır. “
“Yeniden Doğuş Üzerine”;
“Dünya, insanları belirli bir davranışa zorlar ve profesyonel insanlar bu beklentileri yerine getirmek için çaba harcarlar. Tehlikeli olan, insanın personasıyla özdeşleşmesidir, örneğin profesör ders kitabıyla, tenor sesiyle özdeşleşir. Bu da onların felaketi olur. Çünkü o zaman insan yalnızca kendi biyografisinde yaşar. En basit işi bile doğallıkla yapamaz. Personanın, insanın gerçekte olduğu şey değil, başkalarının ve kendisinin olduğunu düşündüğü şey olduğu söylenebilir. “
“Gölgesi tarafından ele geçirilen bir insan daima kendi ışığını keser ve kendi tuzağına düşer. Eline geçen her fırsatta başkaları üzerinde olumsuz bir izlenim bırakmayı tercih eder.
“İnsanın kendi sesini duyması için deli olması gerekmez. Aksine, en basit, en doğal şeydir bu.”
“Masallarda Ruhun Fenomenolojisi Üzerine”;
“Dıştaki nesnenin karşısında onu dengeleyen bir iç nesne olmazsa, deliliğe varan bir kendini beğenmişlik ya da özerk kişiliğin tümüyle yok olmasıyla birlikte dizginsiz bir materyalizm ortaya çıkar ki, totaliter kitle devletinin ideali de budur zaten.”
“En küçük şeylerin en büyük etkilere sahip olduğu, yalnızca fizikte değil psikoloji araştırmalarında da açığa çıkmıştır. Yaşamın kritik anlarında, bütün her şey sözüm ona ufacık gibi görünen bir şeye bağlı değil midir?!”
“Hayvan henüz bilincinin içinde kaybolmamış, onu yaşatan gücün karşısında başına buyruk bir Ben koymamıştır. Tersine onu yöneten iradeye neredeyse mükemmel biçimde boyun eğer. Eğer hayvanda bilinç olsaydı, ahlaken insandan daha iyi olurdu.”
“İnsanın en büyük günahı bilinçsizliktir, ama insana yol gösterip örnek olması gerekenler bile bilinçsizliğe hürmet ve rağbet ediyorlar. İnsanın barbarlığının aşikâr sayılmayacağı, onun içindeki şeytanı çıkarmanın ve bilinçsizliğini sona erdirmenin yolunun ve araçlarının tüm ciddiyetle araştırılmasına en büyük uygarlık görevi sayılacağı bir dönem ne zaman gelecek? Tüm dışsal değişim ve gelişmelerin, insanın içsel doğasına ulaşmadığı, son kertede her şeyin bilim ve teknolojiyi elinde bulunduran insanın sorumluluğunun bilincinde olup olmadığına bağlı olduğu ne zaman kavranacak? Dünyadan sorumlu liderlerin gözünün, kendilerinin doğru yoldan sapmayacağı kadar açılabilmesi için daha ne kadar çaresizliğe düşmek gerekiyor?
Dilerim bu satırlar sizi de düşündürür, ve kendi bireyleşme ve bütünleşme yolculuğunuza eşlik eder. ✨
Sevgiyle,
Özüm