Jung’la İçsel Bir Yolculuk: Anılar, Düşler, Düşünceler’in Kapısını Aralamak

Öz’ümle Kitap Kulübü’nün 3. yılına Jung’un Anılar, Düşler, Düşünceler kitabıyla başladık.

Kitabın ilk ve son bölümlerini okumanın, hem birçok içgörü kazandıracağına hem de Jung’u daha yakından tanımak için bir kapı aralayacağına inanıyorum. Ayrıca bu seçim, kitabın tamamını okumak için de güçlü bir motivasyon yaratacaktır.

Bu nedenle bu iki bölümü sizler için buraya taşıdım.
“Bir-iki bölüm daha okuyabilirim” derseniz, benim favorilerim Bilinçdışını İrdeleme ve Kule bölümleri.

Ama en güzeli, elbette, kitabın tamamını okumak. 💫

Şimdilik sözü fazla uzatmadan, sizleri ilk ve son bölümle baş başa bırakıyorum.

 

İÇ KONUŞMA

Yaşamım, bilinçdışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir. Bilinçdışında var olan her şey dışa çıkıp varlığını göstermeye çalışır. Kişilikse, evreler geçirerek bilinçdışı durumundan kurtulup bir bütün (alt türlerin sonsuzluğu) olarak kendi deneyiminden geçmek ister. Kendimi bilimsel bir sorunsal olarak algılayamayacağıma göre, içimde oluşan bu gelişme sürecini izleyebilmek için bilim dilinden yararlanmam olanaksız.

İçsel dünyamızda kendimizi nasıl değerlendirdiğimiz ve insanın, sub specie aeternitatis (sonsuzluğun kisvesi altında) olarak nasıl göründüğü yalnızca, mitler yoluyla ifade edilebilir. Mitler daha bireyseldir ve yaşamı bilime oranla daha kesin ifade ederler, çünkü bilim, bir bireyin yaşamının öznel çeşitliliğini doğru dürüst gösteremeyecek denli genel ölçüler kullanır.

Bu nedenle, seksen üç yaşımda, kendi mitimi anlatmaya çalışacağım. Yapabileceğim, yalnızca yalın ifadeler kullanabilmek, yalnızca “öyküler anlatabilmek.” Bu öykülerin doğru ya da yanlış olmaları önemli değil. Önemli olan, bunların gerçekten “benim” öyküm ve “benim” gerçeğim mi, oldukları sorusu.

Özgeçmiş yazabilmek çok zor bir iş, çünkü kendimizi değerlendirirken bize yardımcı olabilecek ne nesnel bir temelimiz ne de standartlarımız var. Gerçek bir karşılaştırma yapabilme olanağımız da yok. Birçok açıdan, başkaları gibi olmadığımı biliyorum, ama aslında nasıl olduğumu bilemiyorum. İnsan kendini başka hiçbir yaratıkla karşılaştıramaz; o, ne bir maymun ne bir inek ne de bir ağaçtır. Ben bir insanım. Ama bunun anlamı ne? Her bir varlık gibi ben de ölümsüz Tanrı’dan kopmuş olmama karşın kendimi ne bir hayvanla ne bir bitkiyle ne de bir taşla karşılaştırabilirim. Yalnızca mitlere dayanan bir varlık insana oranla daha sınırsızdır. Öyleyse bir insan, nasıl olur da kendisiyle ilgili kesin yargılara varabilir?

Biz denetleyemediğimiz ya da yalnızca bir bölümünü yönlendirebildiğimiz ruhsal bir süreciz. Bunun sonucunda da kendimizle ya da yaşamımızla ilgili kesin bir karara varamıyoruz. Öyle olmasaydı bu durumla ilgili her şeyi bilirdik. Oysa yalnızca bilir gibi yapıyoruz. Bu ruhsal sürecin özünde nasıl oluştuğunu da bilmiyoruz. Bir yaşamöyküsü anımsadığımız kadarıyla bir yerde ve belirli bir noktada başlıyor. Aslında o anda bile aşırı karmaşık. Yaşamın bize neler getireceğini de bilmiyoruz. Bu nedenle, öykümüzün başlangıcı yok; amacı da ancak aşağı yukarı tahmin edilebiliyor.

İnsan yaşamı belirgin olmayan bir deneyim. Yalnızca sayısal açıdan ele alındığında bile olağanüstü bir oluşum. Öylesine uçup gidici ve öylesine yetersiz ki herhangi bir şeyin var olabilmesi ve de gelişebilmesi gerçekten bir mucize. Bu gerçek, beni çok önceleri, henüz bir tıp öğrencisi olduğum zamanlarda öylesine etkilemişti ki zamanı gelmeden yitip gitmemem bile bana bir mucize gibi gelmişti.

Yaşam bana hep kök gövdeden beslenen bir bitkiyi anımsatır. Yaşamın kök gövdesinde saklandığı ve görünmez olduğu doğrudur. Toprağın üzerinde görünense yalnızca tek bir yaz dayanır; sonra da solar gider. Kısa ömürlü bir görüntü bu. Yaşamların ve medeniyetlerin sonu gelmeyen oluşumlarını ve yok olup gidişlerini düşündüğümüzde mutlak bir hiçliğin etkisinden kurtulamayız. Buna karşın ben, hiçbir zaman sonsuz akışın altında yaşayan ve sürekliliği olan bir şeyin var olduğu duygusunu yitirmedim. Gördüğümüz geçici bir tomurcuktur. Kök gövdeyse kalıcıdır.

Sonuç olarak bence, yaşamımla ilgili anlatmaya değer şeyler yalnızca geçici olmayan dünyanın geçici dünyada ortaya çıktığı anlardır. Bu nedenle, en çok içsel deneyimlerimden söz edeceğim. Bunlar gördüğüm düşleri ve imgeleri de kapsıyorlar ve benim bilimsel çalışmalarımın prima materia’sını2 oluşturuyorlar. Üzerinde çalışılması gereken taşın billurlaşabilmek için içinden çıktığı, akıp giden yakıcı lavlardır bunlar.

Diğer tüm geziler, insanlar ve çevrem bu içsel olayların yanında ikincil kalır. Birçok kişi bizim zamanımızın öykülerine ortak oldu ve bunları yazdı. Okuyucu ne olup bittiğini merak ediyorsa en iyisi onların yazdıklarını okusun ya da bu olayları ona aktaracak birini bulsun. Yaşamımın dışsal gerçeklerinin çoğu belleğimden silindi ya da onları hayal meyal anımsayabiliyorum. Oysa öbür gerçek olan, bilinçdışıyla mücadelem belleğime bir daha hiç unutulmamacasına kazındı. Onlarda her zaman zenginlik ve doyum buldum. Gerisi hep arka planda kaldı.

İnsanlara gelince; adları ilk günden beri kader kitabımda varsa, belleğime bir daha hiç silinmemecesine yazıldılar ve onlarla her karşılaşma aynı zamanda belleğimi yenilemek oldu.

İçsel deneyimler, yoluma çıkan dışsal olaylara damgalarını bastılar ve ne gençliğimde ne de daha sonraları değerlerini yitirdiler. Yaşamın sorunlarına ve karmaşıklığına içinizden bir yanıt gelmezse, bu olayların sonuçta çok da fazla bir anlamı olmadığını çok önceleri sezdim. Dış dünya, içsel olanın yerini alamaz. Bu nedenle, dışsal olaylar açısından yaşamım zengin değil. Onlarla ilgili söyleyecek fazla bir sözüm de yok; anlatsam boş ve içeriksiz oldukları duygusuna kapılırım. Kendimi yalnızca içimde olup bitenlerle anlayabilirim. Yaşamamı benzersiz kılanlar onlar ve özgeçmişim de onlarla ilgili….

 

GEÇMİŞE BAKIŞ

Bana hikmet sahibi ya da bilge denmesini kabul edemem. Birisi bir ırmaktan bir avuç su çıkardı.

Bunun ne anlamı var? Ben o ırmak değilim, ırmaktayım ve hiçbir şey yapmıyorum. Başka insanlar da orada ve çoğu onunla bir şeyler yapmak zorunda olduklarını hissediyorlar. Bense hiçbir şey yapmıyorum. Kuru dalların üzerinde güller açtırmam gereken kişi olduğumu hiç düşünmedim. Durup doğanın neler yapabildiğini hayranlıkla izliyorum.

Güzel bir eski öykü vardır. Bir gün bir öğrencisi hahama gitmiş ve, “Eskiden Tanrı’nın yüzünü gören insanlar varmış. Neden artık görmüyorlar?” diye sormuş. Haham da, “Çünkü bugün artık kimse o kadar eğilemiyor,” diye yanıt vermiş. Irmaktan su çıkarabilmek için biraz eğilmek gerekir.

Çoğu insanla aramdaki fark, benim gözümde, “ara duvar”ların saydam oluşu. Benim özelliğim bu. Başkalarına göre bu duvarlar öylesine kalın ki, arkasında bir şey göremedikleri için hiçbir şey yok sanıyorlar.

Duvarların ardında olup bitenleri bir dereceye kadar algılayabiliyorum ve bu benim içimden emin olmamı sağlıyor. Hiçbir şey görmeyenler emin değiller ve bu nedenle sonuçlara varamıyorlar ya da varsalar bile ipuçlarına güvenmiyorlar. Yaşam ırmağını algılamamı neyin başlattığını bilmiyorum. Büyük bir olasılıkla bilinçdışının kendisi ya da gördüğüm ilk düşler başlattı. Başlangıçta yolumu saptayan onlardır. Duvarların arkasında da işlemler olduğunu erken öğrenmem dünyayla ilişkimi biçimlendirdi. Özünde o ilişki, çocukluğumda neyse şimdi de öyle. Çocukken kendimi yalnız hissederdim; hâlâ da öyle hissediyorum çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ipuçları vermeye çalışıyorum. Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder. Bu duygu ilk düş deneyimlerimle başladı ve doruğuna, bilinçdışı üzerinde çalıştığım dönemde ulaştı. Bir insan başkalarından daha çok şey biliyorsa yalnızlaşır ama bu, o insanın arkadaşlığa düşman olduğu anlamına gelmez çünkü arkadaşlık konusunda hiç kimse yalnız bir insandan daha duyarlı olamaz ve arkadaşlık ancak, her insan kendi bireyselliğini unutup başkalarınla özdeşleşmeye kalkmazsa gelişir.

Bilinmeyen bir şeyi hissetmek ve bir gize sahip olmak önemlidir. Bu, yaşamı öznel olmayan bir şeyle, yani bir numinous’la doldurur. Böyle bir şey yaşamamış bir insan, önemli bir şeyi yaşamamış olur. Bir insanın, bazı açılardan gizemli bir dünyada yaşadığını, açıklanamayan bazı şeylerin olduğunu ve bunların yaşanabildiğini ve olan her şeyin anlaşılamayacağını hissetmesi gerekir. Beklenmedik ve inanılmaz şeyler vardır bu dünyada. Ancak o zaman yaşam bir bütün olur. Dünya benim gözümde baştan beri ucu bucağı olmayan, anlaşılmaz bir yer oldu.

Düşüncelerim beni çok zorladı. İçimde bir şeytan vardı ve varlığı sonunda kanıtlandı. Beni gücünün altına aldı ve bazen fazla cüretkâr olduysam bunun nedeni onun etkisi altında olmamdı. Bir noktaya ulaştığımda durmasını hiç bilemedim. Düşüncelerimi yakalayabilmem için sürekli bir telaş içindeydim. Çağdaşlarım, doğal olarak, görüşümü kavrayamadıkları için onların gözünde, boş yere durmamacasına koşturan biri diye nitelendirildim.

Beni anlamadıklarını gördüğümde, iletişim kurmaktan hemen vazgeçtiğim için birçok insanı kırdım. İlerlemem gerekiyordu. Hastalarımın dışında, insanlara karşı sabırlı olamadım. Bana uygulanan ve seçme özgürlüğümü elimden alan içimdeki bir yasaya uymak zorundaydım ama kuşkusuz, her zaman ona uyamadım. Hangimiz yaşam boyu tutarlı olabiliriz ki?

İç dünyama uydukları sürece bazı insanlar için hep vardım ve onlara kendimi yakın hissederdim, ama sonra beni onlara bağlayan bir şey kalmazsa onlardan kopardım. İnsanların bana söyleyecek bir şeyleri kalmasa da varlıklarını sürdürdüklerini öğrenmem hiç de kolay olmadı. Birçok insanda beni heyecanlandıran insanca bir canlılık buldum ama bu heyecanı psikolojinin büyülü dairesi içinde kaldıkları sürece duyuyor, bir an sonra, onları aydınlatan projektör başka bir yöne döndüğünde artık görülecek bir şey bulamıyordum. Birçok insana karşı yoğun bir ilgi duydum ama içlerini okur okumaz ilgim sönerdi. Bu yüzden çok düşman edindim. Yaratıcı bir insan, yaşamını çok az denetleyebilir. Özgür değildir. Şeytan’ı onun elini kolunu bağlar ve onu yönetir.

Ayıptır
bir güç yüreğimizi söküp alır.
Nedeni, gökyüzündekilerin her birinin, bizden özveri istemesi
kalsaydı, hiç de iyi olmazdı.

Hölderlin

Özgür olmamam beni çok üzdü. Çoğu zaman kendimi bir savaş alanındaymışım gibi hissettim. Kendime, Bak arkadaş, sen yere düştün ama benim ilerlemem gerekli çünkü, ‘…ayıp ama, bir güç yüreğimizi söküp alıyor’. Seni seviyorum gerçekten, ama kalamam. İnsanın şu an için yüreği parçalanıyor. Kurban olan benim. Kalamıyorum ama Şeytan işleri öyle ayarlıyor ki, insan bunu da atlatıyor ve kutsanmış tutarsızlık, ‘ihanetime’ karşın, kuşku duyulmayacak denli sadakatımı da korumamı sağlıyor,” diyordum.

Sanırım şöyle diyebilirim: İnsanlara başkalarından hem daha çok hem de daha az gereksinmem var. Şeytan işbaşında olduğunda, insan ya çok yakın ya da çok uzaktır. İnsan ancak, o suskunken ılımlı olabilir.

Yaratıcılık şeytanı bana çok acımasız davrandı. Her zaman ve her yerde olmasa da, en çok, tasarladığım sıradan atılımlarımda zorlandım. Sanırım, bu durumları tutucu yönümle telafi ettim. Pipomu hâlâ, büyükbabamın tütün kabından doldururum. O zamanlar yeni açılmış bir ılıca olan Pontresina’dan getirdiği, sapı dağ keçisi boynuzdan yapılma bastonunu da saklıyorum.

Yaşamımın izlediği yoldan memnunum. Dolu dolu yaşadım ve çok şey aldım. Bu kadarını nasıl umabilirdim ki? Sürekli beklemediğim şeyler oldu. Ben farklı olsaydım birçok şey de farklı olurdu, ama her şey olması gerektiği gibi oldu çünkü ben benim. Birçok planım gerçekleşti ama her zaman bana yararı olmadı. Her şey doğal ve kaderime uygun gelişti. Yaptığım, inatçılığımdan kaynaklanan saçmalıklara pişmanım ama o niteliğim olmasa amacıma ulaşamazdım. Bu nedenle, hem düş kırıklığı içindeyim hem de değilim. İnsanlar da, kendim de, beni düş kırıklığına uğrattılar ama onlardan şaşırtıcı şeyler öğrendim. Kendimden umduğumdan çok daha fazlasını gerçekleştirdim. Yaşam ve insan olguları çok geniş kapsamlı oldukları için sonuç diyebileceğim bir yargıya varamam. Yaşım ilerledikçe kendimi giderek daha az anlamaya ve daha az tanımaya başladım. Kendimle ilgili iç görüşüm de azaldı.

Kendime şaşıyorum; kendimden memnunum ve kendimden düş kırıklığına uğradım. Dertliyim, yitiğim ve coşkuluyum. Bunların tümüyüm. Bunların toplamının ne olduğunu da bilmiyorum. Mutlak bir değeri ya da değersizliği saptama niteliğim yok. Kendimle ve yaşamımla ilgili bir yargım da.

Tümüyle emin olduğum hiçbir şey yok. Tümüyle inandığım bir şey de gerçekten yok. Tek bildiğim, doğduğum ve var olduğum. Bana sürüklendim gibi geliyor. Bilmediğim bir şeyin temelinin üzerinde varlığımı sürdürüyorum ama tüm bu belirsizliklere karşın, tüm varoluşun sağlam bir temele dayandığını ve onun bende de sürdüğünü hissedebiliyorum.

Doğduğumuz dünya çok acımasız, ama aynı zamanda ilahî bir güzelliği var. Anlamlı oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek, insanın yapısına bağlı.

Anlamsızlık tümüyle baskın çıksaydı, gelişmek için attığımız her adımda, yaşamın anlamı büyük bir oranda değerini yitirirdi. Ama böyle değil ya da bana öyle geliyor. Büyük bir olasılıkla, tüm metafizik sorunsallarında olduğu gibi, her ikisi de doğru. Yaşam anlam ve anlamsızlık demek ya da yaşamda anlamlar ve anlamsızlıklar var. Anlamın ağır basıp zaferi kazanmasını kaygılı bir umutla yürekten istiyorum.

Lao-tzu, “Her şey apaçık, bulanık gören benim,” demekle, benim bu ileri yaşımda hissettiklerimi ifade etmiş. Lao-tzu, olağanüstü bir içgörüşle değeri ve değersizliği görmüş ve yaşamış ve yaşamının sonunda kendi benliğine, yani sonsuz bilinmeyen anlama dönmeyi arzu eden bir insana iyi bir örnektir. Yeterince şey görmüş yaşlı adam arketipi sonsuza dek gerçek kalacak. Her entelektüel düzeyde bu tip ortaya çıkar ve yaşlı bir köylü de olsa, Lao-tzu gibi büyük bir filozof da olsa, kimliği her zaman aynıdır. Bu, yaşlılık ve kısıtlanma demek, ama beni dolduran öylesine çok şey var ki: bitkiler, hayvanlar, bulutlar, gece ve gündüz ve insandaki ölümsüzlük, tümü. Kendime olan güvenim azaldıkça, her şeyle kan bağım olduğu duygusu artıyor. Aslında bana, beni dünyadan uzun bir süre ayıran yabancılaşma iç dünyama kaydı ve beni beklenmedik bir biçimde kendimden uzaklaştırdı gibi geliyor.